Türkiye’de dezenformasyon: Zehirlenen kamuoyu

İllüstrasyon: Mehmet Şafak Sarı / Lisans: CC-BY-ND 2.0

Türkiye, AKP’li yıllarda birçok ulusal ve uluslararası kurumların raporları tarafından işaret edildiği üzere, her geçen gün bilgi ve ifade özgürlüğünün daha da kısıtlandığı, haberleşme hakkının ise ciddi bir şekilde baskılandığı bir ülke konumuna düşmüş durumda. Bu süreçte iktidarın yeni düzenleme talepleri de ardı ardına gelmeye devam ediyor.

Bu yazı ilk olarak 17 Eylül 2021 tarihinde Heinrich Böll Stiftung Derneği Türkiye Temsilciliği‘nin web sitesinde yayımlanmıştır.

Dünya kamuoyunda sosyal medya ve internet hakkındaki popüler tartışmaları referans göstererek, sosyal ağlardaki çeşitli sorunlardan kaynaklı kaygıları sert güvenlik politikalarıyla kendi ajandasına ekleyen hükümet, yanlış bilgi sorunu olarak bilinen bilgi düzensizliği ve özelde dezenformasyonu da son yıllarda sıklıkla dile getirmekte, medya üzerinde yeni bir tahakküm arayışı içinde olduğunu bize göstermekte.

Son internet düzenlemlerinin arka planı

 “Türkiye’de yeni internet yasası ne getiriyor” başlıklı yazımda geçen sene sonunda gündemimize gelen sosyal medya platformlarını denetlemeye ve içeriklerini kısıtlamaya odaklanan yeni bir internet yasası taslağından bahsetmiştim. Teklifin ardındaki yatan olgulardan bahsederken, eğer teklif yasalaşırsa Türkiyelilerin ne kadar baskı altında da olsa seslerini çıkarabildiği, can çekişen bilgi ve haberleşme özgürlüğünün soluk borusunun da tıkanacağını yazmıştım.

İktidar, kendi için ana-akım medyayı tamamen dikensiz bir gül bahçesine çevirmişken, basın ne kadar yargı ve yasalar yoluyla baskı altında da olsa, alternatif medya ve onların sosyal medya üzerindeki hesaplarına olan erişimi tam anlamıyla engelleyemiyordu.

İşte önemli bir adım olarak, kamuoyundan aylarca gizlenen teklif taslağı, toplamda 24 saat bile tartışılmadan meclisten geçirildi. Cumhurbaşkanının imzasının ardından Türkiye’de sosyal medya ve internette yeni dönem başladı.

Türkiyedeki dezenformasyon ortamı

Ne yazık ki bir çok toplumda olduğu gibi ülkemizde de, en ufak bir toplumsal mesele, olgu ve durumlar, kitleleri yönlendirmek amacıyla kasıtlı bir şekilde çarpıtılarak servis ediliyor ve iletişim süreçleri zehirleniyor. Yanlış bilgi ve yanıltıcı içeriklerle dolu haberler, yıllardır özellikle sosyal medya üzerinden dolaşıma sokuluyor. Bu süreç kamuoyunda haberlerin de sağlıklı tartışılmasını, nihayetinde demokratik toplum süreçlerini baltalıyor. Büyüyen şiddet sarmalı, düzensiz göç ve pandeminin yarattığı belirsizlikler, kamuoyunu daha da  kırılganlaştırıyor. Toplum birçok çarpıtma ve komplo teorisiyle beraber dezenformasyona daha da açık hâle getiriliyor. Akademisyen Akın Ünver’in hazırladığı “Türkiye’de Doğruluk Kontrolü ve Doğrulama Kuruluşları” raporunda ülkemiz “derin şekilde kutuplaşmış, bilgi/enformasyon akışının sınırlandırıldığı ve sansüre eğilimli OECD ülkelerinden biri” olarak tanımlanıyor.

Reuters Enstitüsü’nün 2018’de raporlaştırdığı araştırmaya göre, araştırmaya katılan yurttaşlarımızın %49’u sahte (uydurma) habere maruz kaldığını belirtmiş. Bu araştırmaya katılan onlarca ülke arasında en büyük yüzde Türkiye’ye ait.
Kamuoyunda AKP’in ilk harflerine vurgu yapılarak “Aktroll” denilen, hükümet yanlısı dezenformasyon hesapları son birkaç yıldır gündemde. Özellikle bu hesaplar tarafından saldırıya uğradığı belirten muhalif veya alternatif medya kuruluşları, gazeteciler ve politikacılar bir hayli fazla. Bu hesaplar organize bir şekilde hedeflerini sistematik saldırılarla sindirmeye çalışıyor, ifade ve yorumları çarpıtarak ya da çeşitli yargı ve kolluk kurumlarına hedef gösteriyor ve siber zorbalık yapıyor. Bu hem görüşlerini ifade etmek isteyen internet kullanıcılarının hem de özellikle gazetecilerin işlerini yapmasını engellerken, yurttaşlarımız medya ve sosyal ağlar üzerinden düşüncelerini ifade etmekten çekinmekteler.

Bazı göstergeleri de paylaşayım. Twitter, manipülasyonu engelleme politikalarını ihlal ettikleri gerekçesiyle Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ile bağlantılı olduğunu iddiasıyla 7 bin 340 adet hesabı kapattığını geçen ay duyurmuş, Stanford İnternet Gözlemevi de bu kapatılan hesaplarla ilgili bir araştırma raporu sunmuştu. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun sert bir şekilde raporu eleştirmiş, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a destek hesaplarının hükümet tarafından tek merkezden yönetildiğini reddetmiş, Twitter üzerinden Twitter’i bir “ideolojik kara propaganda” aracı ilan etmişti.

Ama geçmişte olan başka bir olay daha var. Hükümete yakınlığıyla bilinen ya da kamuoyunda hükümetle bağlantısının olduğuna emin gözüyle bakılan dezenformasyon ordularının en etkili hissedildiği dönem belki de 2014 Türkiye Yerel Seçimleriydi. Bu süreci Uluslararası Basın Kurumu Türkiye Ulusal Komitesi’nden Emre Kızılkaya, Yetkin Report’ta yazdığı makalede şöyle anlatıyordu:

17 Mart 2014 tarihinde Twitter’ın ABD’deki yönetim kadrolarında yer alan bir kaynağımla konuşmuştum. Ondan aldığım ve ertesi gün teyit edebildiğim bilgiler 20 Mart günü Hürriyet’in birinci sayfasında duyuruldu, ekonomi sayfasında manşet oldu, Hürriyet Daily News’ta da İngilizce yayımlandı.Bu haberi okumuş muydu bilmem ama aynı gün Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Bursa mitinginde konuştu. “Twitter mivitır hepsinin kökünü kazıyacağız. Uluslararası camia şunu der, hiç beni ilgilendirmiyor” dedi.

2020 Haziran’ında artık neredeyse hergün karşılaştığımız, genellikle aynı ağlar üzerinden organize edilen ve tüm kamuoyunu tıkayan dezenformasyon sarmallarının bir kaçını analiz ederek bir vaka çalışması yapmıştım. Bu vaka analizinde hükümet lehine, kamuoyunda tartışılan birçok konuda muhalefetin sesini kısmak ve argümanlarını çarpıtmak amacıyla kullanılan ağları ve yöntemleri deşifre etmiştim.

Yine aynı dönemde Oxford Üniversitesi İnternet Enstitüsü’nün yürüttüğü Computational Propaganda Research Project tarafından hazırlanan raporda, dezenformasyon faaliyeti tespit edilen ülkeler arasında bulanan Türkiye’de 500 kişilik bir sanal birlik bulunduğu ve bu birliğin “muhalefete saldırmak, sosyal medyayı baskı altına almak ve hükümeti desteklemek” için kullanıldığı bilgisi yer alıyor.

Siyasilerin ötekileştirici ve nefret söylemi içeren açıklamaları, bu açıklamları yayımlayan ulusal medyanın neredeyse tüm sahipliğinin hükümete yakın veya hükümetle ticari ilişkilere sahip holdinglerin elinde olması ve tüm bunların kamuoyundaki yarattığı yankı, manipüle edilmiş kitlelerin bilmeyerek yanlış bilgiyi ve yanıltıcı içerikleri yaymasına neden oluyor. Bu zehirlenmiş ortamda çeşitli saiklerle yönlendirilmiş kitleler ise, siyasal ve ulusal aidiyetleri doğrultusunda gönüllü olarak dezenformasyona ortak oluyorlar.

Bunun sağlamasını yeni medya ortamlarında yayınlanan içeriklere dair yapılan yorumlarda da görmekteyiz. Yanıltıcı içerik ve nefret söylemi barındıran yorumların doğrudan nefret içeriği üretmeyen medyada da yer aldığı gözükmekte. Birçok kurumun ortak çalıştığı “Direnç/Resilience” projesinin “Türkiye’de Nefret ve Propaganda Medyası: İlişkiler, Modeller ve Kalıplar” çalışmasında şöyle deniyor:

“Sonuç olarak, yüksek yoğunluklu medya pazarı ve medya sahipliğindeki açık ve şeffaf olmayan mali yapılar, Türkiye’deki medya çoğulculuğunun önündeki en büyük engeldir. Medya sahiplerinin siyasi ve ekonomik ilişkileri medyadaki nefret söylemi ve dezenformasyonla mücadeleye ket vuruyor. Bu durum Türkiye’de toplumsal dayanışma ve demokrasinin önünde büyük bir engel teşkil ediyor.”

Hükümetin politikaları, seçmenle kurduğu iletişim ve popülist dilin yarattığı tahribat, toplumu onarılamaz bir şekilde kutuplaştırırken, dezenformasyona karşı direnç kırılganlaşmış veya tamamen yok edilmiş oldu. Hükümet içi çekişmeler, ekonomik kriz, Suriye ve Afganistan merkezli göç, doğal afetler, pandemi ve aşılama gibi birbirinden bağımsız birçok olayın krize dönüşmesi ve bu sırada tekleyen, kamuoyunu tatmin edecek sağlıklı politikalar geliştiremeyen ve çaresiz kalan iktidar, artık bunun kendi hükümet kavrayışlarında düzenlenemez ve geri adım atılamaz olduğunu görüyor.

İktidar, dezenformasyon ve genel olarak bilgi kirliliği konusunda adım atmak isterken, bir önceki sosyal medya düzenlemesinde olduğu gibi kendi algılayış ve anlatılarına uygun, tamamen güvenlik politikaları odaklı bir adım peşinde.

Vites daha da yükseltiliyor

Hükümetin “çağdaş uygarlıklar da interneti düzenliyor” diyerek sıklıkla referans gösterdiği ve savunduğu NetzDG’in daha da sert bir versiyonun bilgi, haberleşme ve ifade özgürlüğümüzü diplere çektiği bu atmosfer, ülke demokrasisinin geleceği açısından karamsar bir tablo çiziyor. Hükümet koalisyonu olan Cumhur İttifakı’nın birçok araştırmada oy yüzdelerinin düşüşü nedeniyle bir çok analist, iktidarın kamuoyunu kendi lehinde baskılamak için yeni yöntemleri gündeme getireceği yönünde görüş bildiriyor. İktidar kanadında son günlerde başı çeken kelimeler “yalan terörü” ve “yalan haber”.

TV- Radyo yayınlarda ve sosyal medya üzerinde tartışılan konuları sağlıklı bir şekilde ele almak, çok zorlaştı. Medyamızda kara propaganda girişimlerinin artması, sansür ve mahkemeler yoluyla içerik engelleme talepleri  ve içerik kaldırtmalar yüzünden gündemin farklı bakış açılarıyla değerlendirildiği haber ve makaleleri geleneksel medyamızda bulmakta güçlük çekiyoruz. İfade Özgürlüğü Derneği’nin EngelliWeb raporu’na göre sadece 2020’de 467 binden fazla alan adı, 150 binden fazla URL ve 50 binin üstünde tweete erişim engelleme talebi istendi.

Soruna yönelik alanında uzman kişi ve kurumların etkin çabasıyla bilgi düzensizliği ve dezenformasyona direnç oluşturmak ciddi bir ihtiyaç durumunda. Bu yönde çok katmanlı çalışmalar yapan, özellik uluslararası prestije sahip olgu kontrolü kurumları Teyit ve Doğruluk Payı haricinde akademik ve çeşitli sosyal girişimlerde artmakta. RDMEDU uluslarası kurumlardan destek alarak ülkemizde dezenformasyona direnç geliştirmek için eğitim çalışmaları yapıyor. İnfodemiLab ise sahadan verileri analiz ederek Türkiye’de yanlış bilgi yayılımını medya kullanıcılarının gözünden anlamayı ve önleyici faaliyet önerileri geliştirmeyi hedeflemekte. Buna benzer irili ufaklı çeşitli kurumlar, sorunu çözmek için medya okuryazarlığını geliştirmek, yanlış bilgi sorununa karşı farkındalığı artırmak için webinarlar, eğitim araçları ve müfredatlar geliştirmek isterken maalesef hükümet mevcut kriz ortamında sorunu muhelefete yükleyerek yasal düzenlemeler yapmak istiyor ve olası paydaşlarla işbirliğinden kaçınıyor.

22 Mayıs 2020’de Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından yayınlanan “Sosyal Medya Kullanım Kılavuzu”nda özellikle internetin ve sosyal medyanın “doğru kullanımı”, “karşılaşılan sorunları”, güvenlik vurgusuyla sosyal ağların sahibi şirketlerin ve bu ağlarının kullanıcılarının “denetlenemiyor” oluşuna sıklıkla değinilmişti. En çok dikkatimi çeken şey, “toplumda infial uyandıracak yalan içeriklerle toplumsal karmaşa çıkarmak mümkündür” denilmesiydi. Kılavuz boyunca  “yalan”, “doğru”, “hakikat” gibi kavramlarda hükümetin belirlediği çerçevelerde hareket edileceğine yönelik bir düzenlemenin sinyalleri de ortaya çıkmıştı.

TBMM Dijital Platformlar Komisyonu Başkanı Hüseyin Yayman, 18 Ağustos 2021’de düzenlediği basın toplantısında düzenli “sahte haber”, dezenformasyon ve nefret söylemi üretilmesiyle hükümetler ve demokrasiler için bir tehlike unsuru olduğunu dile getirdi. Ardından çeşitli basın organlarında hükümetin sosyal medyada “yalan haber” üreten ve yayılmasına sebep olanlara cezai yaptırım öngören bir yasa tasarısı hazırladığı haberleri gelmeye başladı. Örneğin, Türkiye gazetesine göre, tasarıda “yalan/sahte haber üreten ve yayanları denetlemek” için bir çeşit “Sosyal Medya Müdürlüğü” adı verilen bir düzenleyici kurum oluşturulmasını önerildiği de belirtilmekte. Ayrıca haberlerde ismi açıklanmayan AKP yetkililerinin aktarıldıklarına göre, dezenformasyon ve yanlış bilgilendirmenin Türk Ceza Kanunu’na (TCK) suç olarak getirileceği ve sosyal medyada iftiranın üç aydan iki yıla kadar hapisle cezalandırılacağı belirtiliyor.

1 Eylül 2021’de Türkiye’de tüm radyo ve televizyonların yayınlarını denetleyen kamu kuruluşu RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin ise yine hükümete yakınlığıyla bilinen Yeni Şafak Gazetesi üzerinden tartışmaya dahil oldu ve sürece müdahale edilmesi gerektiğini yazdı. “Yalan haber terörüne” karşı mücadele çağrısı yapan Şahin, dezenformasyonla mücadele için Birleşik Krallık’taki telekomünikasyon düzenleyicisi OFCOM’un uygulamlarından bahsederek “dezenformasyondan korumak adına “Çevrimiçi Güvenlik Yasası” ile zararlı içerikleri denetlemesi için OFCOM’u yetkilendirdiğine vurgu yaptı. Ardından “Almanya ve Fransa da sosyal medya alanında sıkı düzenlemeleri hayata geçirdi” cümlesini ekledi.

Ne olacak?

BBC Türkçe’nin 1 Eylül’deki haberine göre yeni düzenlemede dezenformasyon içerikli paylaşımın “organize, örgütlü, belli bir amaca yönelik olması” halinde yaptırım uygulanması üzerinde duruluyor.

Özellikle son yıllardaki RTÜK’ün uygulamlarından referansla yeni bir yasal düzenlemede, dezenformasyon ve yalan haber kriterlerinin nasıl belirleneceği konusunda hem medya kuruluşları hem sivil toplum örgütleri hem de akademisyenler arasında ciddi tartışmalar ve kaygılar var.

Ekim 2020’de hayatımıza giren yeni internet ve sosyal medya düzenlemlerinden sonra, iktidar “yalan haber terörü” ile mücadeleyi çoğunluyla yasalaştıracağı çok açık görünüyor. Yeni düzenlemenin taslağının bugünlerde netleşmesi ve Ekim ayında da Meclis’e sunulması planlanıyor.

Özellikle Temmuz-Ağustos aylarında iklim krizinin neden olduğu kuraklık nedeniyle Türkiye’de çıkan orman yangınlarının yarattığı krizde, hükümete yakınlığıyla bilinen yayın kurumlarının, söndürme faaliyetleri sırasında kül olan orman ve köyler karşısında aynı Gezi Protestolarında olduğu gibi üç maymunu oynadığını görmüştük. Hatta birçok dezenformasyon ağı, yangınların sebebini çeşitli terör örgütleriyle muhalefet partilerini aynı bağlamda anarak, sabotaj haberleri yaymıştı. Kamuoyunda yangınla mücadeledeki eksiklikler ve kötü organizasyonda ciddi oranda eleştirilmişti.

Ülke genelinde yangınlar sürerken 3 Ağustos 2021’de RTÜK’ün medya kurumlarına gönderdiği talimattaki bazı ifadeler ise birçok medya çalışanı, kurumu ve akademisyen tarafından eleştirilmişti.

Kurum, “130 farklı noktada çıkan yangınlar acil müdahale ekipleri tarafından başarıyla söndürülmüşken buraları hiç görmeksizin sadece yanan alanların ısrarla ekrana taşınması, kaos beklentisinde olan çevrelerin istediği yönde bir yayıncılıktır” demişti. Metinde ilgili yayın ilkelerini uygulamayanlara da ceza verileceği belirtilmişti. Keza bir hafta sonra, zaman zaman yangın alanlarına sokulmamasına rağmen haber takibini afet bölgelerinden yapan ve devlet kurumlarının söndürme organizasyonunun eleştirildiği tartışma programlarının olduğu medya kuruluşları, RTÜK tarafından “kaos ve manipülasyon” haberleri verdikleri  gerekçesiyle yaptırıma uğradı ve çeşitli cezalar aldı. Bu kuruluşların AKP ve MHP’li yetkililer tarafından sürekli hedef gösterdiğini de hatırlatmakta fayda var.

Anlaşılan o ki AKP-MHP hükümeti kendisini bağımsız, alternatif veya muhalif medya olarak adlandıran tüm haber mecralarındaki hegemonyasını artırmak isterken, dünya genelindeki “güvenlik politikaları” odaklı ifade ve haberleşme özgürlüğünün kısıtlama eğilimine memnuniyetle katılmaktan yana. Basın özgürlüğü konusuna öncelikli olarak “terörle mücadele perspektifinden yaklaşan iktidar, kendisini despotik Asya rejimlerine doğru yönelmekle suçlayan muhaliflere, Almanya, Birleşik Krallık, Avustralya, Fransa gibi ülkelerdeki düzenlemeleri referans gösteriyor.

Related Posts